Rakibi değil ki düşmanı olsun

Rakibi değil ki düşmanı olsun

Benim için 16 Mayıs’ta başlar 19 Mayıs kutlamaları. Çünkü Mustafa Kemal Paşa 16 Mayıs günü yüreğindeki inancı dışında hiçbir şeyi olmadan; aklındaki bin bir plan ile asla pes etmeyeceği bir meçhule doğru Bandırma Vapuruna binip yol almıştı. O yüzden her yıl takvimler 16 Mayıs’ı gösterdiğinde, sanki Mustafa Kemal Paşa Bandırma Vapuru’ na biniyor gibi heyecanlanırım. 16’dan başlayarak bir çocuk sevinciyle günleri sayarım 19’a kadar. Her gün. Tek tek. 16.. 17.. 18.. 19! Çok şükür bin şükür ki Mustafa Kemal Paşa o adımı atmıştır. Hiçbir şeyi olmayan, kendi deyimiyle ‘’ Uçurumun kenarındaki o ülkeyi’’ çekip almayı başarmıştır karanlık dipsiz kuyulardan.

Yeri gelmişken size iki kelime de bu köşenin adı neden dikiz aynası ondan bahsetmek istiyorum: Bugün karşımıza çıkan olayların hepsinin geçmişte atılan adımlarla, alınan kararlarla ilgisi var. Dolayısıyla aslında bugünün sorunu görünen her şeyin cevabının da geçmişte gizli olduğunu düşünüyorum. İlgi alanım tarih olduğu için her olayı değerlendirirken tarihte benzer olaylar ile karşılaştırarak çözümler bulmaya ya da kaynağını bulup çıkarmaya çalışıyorum. Cumhuriyeti gidilen bir yol, biz vatandaşları da yolda aynı otobüsün içinde seyahat eden yolculara benzetiyorum. Bir sürücü yolda nasıl karşısına çıkan engelleri aşmak için direksiyonu sağa sola kıvırırken dikiz aynasına bakıp arkadan gelen tehlikeleri kontrol etmeliyse bizler de bugün karşımıza çıkan toplumsal sorunlarımıza dikiz aynasından bakarak geçmişte izlerini aramalıyız düşüncesindeyim. İşte dikiz aynasının hikayesi de budur.

Bu pazar 19 Mayıs Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı’nın 105. Yılını kutlayacağız. Yani otobüsümüz bir hayli yol almış. E o zaman her 19 Mayıs artık kabak tadı veren Vahdettin ile Mustafa Kemal rekabetine değinme vakti gelmiş de geçiyor. Hazırsanız yolculuğumuz başlasın. Koltuklarınıza şöyle rahatça yerleşin. Çünkü hızlı bir dönüş yapacağız. 1861 yılına doğru otobüsümüzü bir hayli geriye götüreceğiz.

Vahdettin’in doğduğu, 1861’li yıllarda, Osmanlı İmparatorluğu, çağının yeniliklerini yakalayamamış gitgide iktidarını ve gücünü kaybetmekte olan üç kıtaya yayılmış bir cihan imparatorluğu görünümündeydi. Kardeş katli çoktan önlenmiş, kafes sistemi sayesinde kardeşler arasında çıkması muhtemel taht kavgaları çoktan gerilerde kalmıştı. Kardeş katli ve taht kavgalarını bitirmiş olan kafes sistemi, devletin yönetimini olumsuz etkilemekteydi. Şehzadeler artık kalelere askeri eğitim almaya gönderilmiyor, komutanlık tecrübesi kazanamıyorlardı. Böylece ne kadar iyi bir eğitim almış olursa olsunlar, sahayı, coğrafyayı, askerliği çok iyi tecrübe edemeyen şehzadeler tahta çıktıklarında yönetimde verimli olamıyorlardı.

1881 yılında Vahdettin 20 yaşında bir delikanlı iken Selanik’te Zübeyde Hanım ile Ali Rıza Bey’in oğlu Mustafa dünyaya geldi. Selanik, Osmanlı’nın modern şehirlerindendi. Tren yolları ile Anadolu’ya bağlanıyor, ticaret ve eğitim konusunda da gelişmiş bir şehirdi. İşte böyle bir şehirde dünyaya gözlerini açan Mustafa, babasını küçük yaşta kaybetmiş olmasına rağmen Selanik gibi modern bir şehirde doğup büyümenin avantajını yaşadı ve girdiği sınavları kazanarak askeri okullara gidebildi ve askerliği bir meslek olarak seçti.

Vahdettin ise sarayda kafes sistemi içinde iyi eğitim almış, padişahlık sırasının hiçbir zaman kendisine geleceğini tahmin etmeyen bir veliahttı. Ta ki 1918 yılında Padişah Mehmet Reşat kalp krizi geçirene kadar. 57 yaşında tahta çıkan Vahdettin’in gördüğü manzara korkunçtu. I. Dünya Savaşı başarısızlıkla sonuçlanmış Mondros Ateşkes Antlaşması imza bekliyordu. Mondros Ateşkes Antlaşması işte böyle bir iklimde imzalanmış bir anlaşmadır.

Mustafa Kemal ise Anafartalar’da Albay, Sina ve Filistin cephelerinde ise Yıldırım Orduları Generali unvanı almış bir Osmanlı Paşası idi. Küçük yaşta kaybettiği babası Ali Rıza Bey’in mezarı, doğup büyüdüğü ama 1918 yılında artık Osmanlı toprağı olmayan Selanik’te kalmıştı. Annesi ve kardeşi Makbule de evini yurdunu terk etmiş İstanbul’a gelmiştir. Gururlu, üzgün ama umudunu kaybetmeyen 37 yaşındaki Mustafa Kemal ile ne yapacağını kestiremeyen yeni tahta çıkmış 57 yaşındaki bir Padişah rakip olamazdı.

Umarım buraya kadar anlattıklarım ile iki tarihi kişiliği de içinde bulundukları şartlar ile düşünmemiz gerektiğini gözlerinizin önüne serebilmişimdir.

Vahdettin ve Mustafa Kemal’in hikayesinin bundan sonrasını hepimiz de ezbere biliyoruz. Bilmediğimiz Ata Emre Akman’ın hikayesi! Yavrucak annesine hediye almak için kurye olarak işe girmiş. Ailesi ona Ata ve Emre isimlerini koymuş. Sormaya gerek yok hepimizi bu isimlerin bize çağrıştırdığını biliyoruz. Atatürk’ün Ata’sı ile Yunus Emre’nin Emre’si…

Ah güzel evlat Ata gibi güçlü gururlu, Yunus gibi temiz ve içten olmuşsun belli. Annene anneler gününde hediye almak için kurye olduğunu duyunca hem kahroldum hem seninle gurur duydum. Gerçekten kimseden para almayacak kadar gururluymuşsun tıpkı Atatürk gibi. Annen için çalışmayı ve ona hediye almayı planlayacak kadar da melek kalpliymişsin Yunus gibi… Ah oğlum! Nurlarda uyu.

Seni öldürenin ne rakibiydin ne düşmanı! Ama bizim öyle bir adalet sistemimiz öyle bir bozuk düzenimiz var ki seni koruyamadık, cumhuriyeti de koruyamadığımız gibi!

Ben bu 16 Mayıs’ta Mustafa Kemal Bandırma Vapuruna bindi diye çok sevinmiştim. Ta ki Ata Emre Akman’ın hikayesini duyuncaya kadar. Annesine ve tüm sevenlerine sabırlar diliyorum. Hiçbir anlamı olmayan bu kelimeleri yazmaktan başka da bir şey gelmiyor elimizden!

Dilerim bundan sonra hiçbir Ata ömrünün baharında böyle aniden yok olup gitmez. Çünkü Atatürk kendisinden sonra gelecek Ata’lar yaşasın, umutları hep var olsun diye uçurumun kenarındaki yıkık bir ülkeyi yeniden inşaa etmişti.

Berna Deveci  

BFDK Üyesi

https://www.okurmedya.com/yazar/berna-deveci/www-127-kose-yazisi

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*